ÇÜRÜMENİN GÖRÜNÜR VE DERİNDEKİ BOYUTLARI
Bir medeniyetin veya siyasal organizasyonun çöküşü, surların dışarıdan dökülmesiyle değil; içerideki adalet duygusunun için için kemirilmesiyle başlar. Binalar heybetini koruyabilir, kanun kitapları kalınlaşabilir, bürokratik mekanizmalar şeklen işlemeye devam edebilir. Ancak kamu kudretini elinde tutan zihniyet, hukuku tarafsız bir terazi değil de muktedirlerin ayrıcalıklarını koruyan bir kalkana dönüştürdüğünde toplumsal dokudaki kurumsal çürüme kaçınılmaz hale gelir.
Bu çürümenin en somut tezahürü, ceza ve sorumluluk mizanındaki çifte standarttır. Toplumun en alt katmanlarına ya da iktidar odağının dışında kalanlara karşı hukukun en katı, en amansız ve en yıkıcı yüzü sergilenirken kamu nüfuzunu elinde bulunduran kesimlere gelindiğinde aynı hukukun "istisna", "affını isteme" veya "koruma kalkanı" gibi kayıt dışı mekanizmalarla teyellenmesidir. Bir tarafta henüz şafak sökmeden yürütülen gözaltı operasyonları ve peşin cezaya dönüşen tutuklamalar; diğer tarafta ise kamu kamuoyunu sarsan iddiaların muhatabı olan yetkililerin belirsiz bir sorumluluktan kaçış usulüyle sistemin dışına sızdırılması... Bu manzara, tarihin her döneminde kurumsal yozlaşmanın anahtar göstergesi olmuştur.
BATI HUKUK FELSEFESİNDE GÜÇLERİN YOZLAŞMASI VE ÇİFTE STANDART
Batı siyaset ve hukuk felsefesi, çürümeyi bireysel ahlaksızlıktan ziyade gücün sınırlandırılmaması ve kurumların yozlaşması bağlamında ele alır.
Montesquieu, Kanunların Ruhu (De l'esprit des lois) adlı başyapıtında şu evrensel uyarıda bulunur: "Güce sahip olan her insanın, onu kötüye kullanmaya eğilimli olduğu son derece eski bir tecrübedir." Montesquieu’ye göre, bir sistemde güç gücü durdurmuyorsa, yani yargı erki yasama ve yürütmenin tahakkümü altına girmişse, oradaki yasalar adalet üretmez; sadece zorbalığın kılıfı haline gelir. Hukuk kurallarının muhataba göre esnediği yerde kanun hükümleri, güçlülerin arzularına göre biçimlenen konjonktürel birer enstrümandır.
Voltaire, Jean Calas davası gibi adli cinayetlerin gölgesinde kaleme aldığı ‘’Hoşgörü Üzerine Risale ‘’ve felsefi yazılarında, yargının tarafsızlığını kaybettiğinde nasıl bir "kurumsallaşmış engizisyon" haline geldiğini teşhir eder. Voltaire için bir toplumdaki en ürkütücü çürüme, hâkimlerin ve savcıların suçluyu tespit etmek yerine, muktedirlerin siyasal beklentilerini tatmin etmek üzere karar vermeleridir. Yargıç, hukukun tarafsız kulu olmaktan çıkıp idari iradenin bir memuruna dönüştüğünde, mahkemeler adaletin dağıtıldığı saraylar değil, korkunun örgütlendiği merkezler olur.
3. Jean-Jacques Rousseau ve Toplum Sözleşmesinin İhlali:
Rousseau, ‘’Toplum Sözleşmesi ‘’ (Du contrat social) eserinde devleti, vatandaşların eşit şartlarla bir araya geldiği genel iradeye bağlar. Toplum sözleşmesinin temeli, kanun karşısında herkesin mutlak eşitliğidir. Ancak bir idarede, imtiyazlı bir zümre kanunların üstünde tutuluyor veya kamusal sorumluluklar eşit dağıtılmıyorsa o sözleşme fiilen feshedilmiş demektir. Rousseau’ya göre, vatandaşın devlete olan’’ güven ve bağlılık bağı’’ (ödev bilinci), devletin her vatandaşa aynı adil teraziyle yaklaşması şartına bağlıdır. Çifte standart, bu ilkesel bağı koparır.
DOĞU İRFANI VE İSLAM HUKUK METODOLOJİSİNDE ADALET MİZANI
Doğu siyasetnameleri ve İslam hukuk teorisi, devletin varlık sebebini doğrudan "adalet" kavramına bağlar. Adaletin yokluğu, felaketin tek habercisidir.
İbn Haldun, ’Mukaddime’ ’sinde devletlerin yükseliş ve çöküş yasalarını incelerken adalet ve mülk (devlet) arasındaki ilişkiyi bir döngü olarak açıklar. İbn Haldun’a göre, adalet ihlal edildiğinde imar ve iktisat çöker; dirlik bozulur. İktidarı elinde tutanlar lüks, ayrıcalık ve kayırmacılığa yöneldiklerinde kurumsal sadakat çözülür. State decline (devletin gerilemesi), idarecilerin halktan kopup kendilerini kanunun ve denetimin üstünde görmeye başladıkları an ivme kazanır.
Osmanlı devlet idaresindeki bozulmaları gözlemleyen Koçi Bey, Sultan IV. Murad’a sunduğu ünlü risalesinde çürümenin merkezine liyakatsizlik ve rüşveti koyar. Koçi Bey’in şu tespiti zamansız bir uyarıdır:
"... Rüşvet herhangi bir devlette meydana çıkar aşikâr olursa o devlet harap olup yıkılır ve talihi tersine döner (...) İmdi... şeriat ve hükümet mansıplarının [makamlarının], siyaset ve kılıç mansıplarının ehline verilmesi vacip ve en ehemmiyetlidir. Ve bu ilahi emrin gereği gibi yerine getirilmemesine sebep rüşvettir. O kapı açılalı, mansıp erbabı arasında azl ve tayin çokluğu hadden aşırı olup, büyükler alçalıp, alçaklar mevki sahibi oldu. Dünyanın hali perişan oldu..."
Koçi Bey, denetimsizliğin ve makamların adil kıstaslar yerine iktidar yakınlığıyla dağıtılmasının, idarecileri halka karşı zalim, hukuka karşı ise cüretkâr kıldığını vurgular.
Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki heyet tarafından kodifiye edilen Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, İslam hukukunun genel esaslarını ve evrensel hukuk mantığını temsil eden külli kaideler sunar:
SENTEZ: İNSANI İNSANÎLEŞTİRMEK VE SİSTEMİN REFORMU
Gerek Doğu’nun vicdan ve irfana dayalı Medeniyet Mizanı gerekse Batı’nın kurumlar ayrılığına dayalı hukuki aklı aynı noktada birleşir: Bir toplumda kanunlar makama göre biçimleniyorsa, oradaki çürüme bireysel değil, yapısaldır.
Victor Hugo’nun Sefiller’indeki katı kanun uygulayıcısı Javert ile vicdanın temsilcisi Jean Valjean arasındaki çatışma, soğuk bürokratik aygıt ile adalet hissi arasındaki mesafeyi gösterir. Franz Kafka’nın Dava’sında belirsiz bir bürokrasinin çarkları arasında yok edilen Josef K. ise, hukukun kural olmaktan çıkıp keyfi bir kâbusa dönüştüğü yapıların simgesidir.
Eğer sistemi kuran, bozan ve yozlaştıran insan faktörüyse adaleti yeniden tesis etmenin yolu iki sacayağından geçer:
Rousseau’nun işaret ettiği fıtri vicdanı, Doğu’nun "kul hakkı" ve "hakkaniyet" idrakini bireylere kazandırmak. Vicdanı eğitilmemiş, ahlaki bir iç denetimden yoksun bireylere en ideal anayasayı verseniz dahi, o zihniyet kanunun arkasından dolanmanın bir usulünü bulacaktır.
Montesquieu’nün güçler ayrılığı ilkesini ve Mecelle’nin beraat-ı zimmet ilkesini amansızca uygulamak. Hukuk; ne şafak vakti baskınlarıyla zayıflara gözdağı veren bir sopaya dönüştürülmeli ne de kamu idarecilerinin sorumluluktan kaçtığı bir "affını isteme" prosedürüyle pasifleştirilmelidir.
SONUÇ: SARAY ADALETİNDEN HAKİKİ ADALETE
Çürümüşlük, kurumların tabela büyüklüğüyle veya mermer Adalet Saraylarının ihtişamıyla gizlenemez. Adalet; güçlülerin korunduğu, zayıfların ise hukuk aygıtıyla ezildiği bir yapıda değil; her bir vatandaşın kanun karşısında eşit, güvende ve hür hissettiği iklimde yaşar.
Batı’nın hukuki aklı (güçlerin sınırlandırılması ve tarafsız yargı) ile Doğu’nun vicdan ve adalet irfanı (kamu hakkı ve beraat-ı zimmet) sentezlenmediği sürece, toplumsal çözülme devam edecektir. Geleceği inşa edecek olan şey; amirine, gücüne veya makamına bakılmaksızın herkesi tek bir adil teraziye çıkaran bağımsız bir hukuk düzeni ve bu düzeni yaşatacak vicdanlı insanlardır.
Yorumlar