Bursa’nın Yıldırım semtine adını veren Yıldırım Bayezid Külliyesi, yalnızca bir cami ve külliye topluluğu değildir. XIV. yüzyılın sonlarında Osmanlı Devleti’nin bir beylikten merkeziyetçi bir devlete dönüşme sürecinin en önemli mimari ve kurumsal göstergelerinden biridir. Külliyenin içinde cami, medrese, imaret, darüşşifa, hamam ve başka hizmet birimleri bulunması, burada dinî hayat ile eğitim, sağlık, sosyal yardım ve şehirleşmenin birlikte tasarlandığını gösterir.
Özellikle medrese, Bursa’nın erken Osmanlı dönemindeki ilim hayatında önemli bir yere sahiptir. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Tarihî kaynaklarda Yıldırım Külliyesi’nin vakfiyesinde iki medreseden söz edilirken, günümüze esaslı biçimde ulaşan yapı bir tanedir. Archnet de külliyenin başlangıçta iki medreseli olduğunu, bugün ise yalnızca bir medresenin ayakta kaldığını belirtmektedir.
Bu nedenle aşağıdaki araştırmada önce Bursa’daki Yıldırım Bayezid Külliyesi’nin medresesi, ardından aynı tarihî çevrede bulunan Molla Yegan Medresesi ele alınacaktır.
Yıldırım Medresesi'nin kuruluşunu yalnızca “dini eğitim vermek amacıyla yapıldı” şeklinde açıklamak eksik kalır.
Medresenin kuruluşunda en az dört temel hedef görmek mümkündür.
Osmanlı Beyliği'nin ilk dönemlerinde İznik ve Bursa, devletin ilmî hayatının temel merkezleri haline gelmişti. Orhan Gazi döneminde İznik'te kurulan medreseyle başlayan süreç, Bursa'daki Manastır Medresesi ve diğer kurumlarla devam etti.
Yıldırım Bayezid dönemine gelindiğinde Bursa'da çok sayıda medrese bulunuyordu. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre 1326-1451 arasındaki kuruluş döneminde Osmanlı coğrafyasında 84 medrese tespit edilebilmekte; bunların 20'si I. Bayezid döneminde kurulmuştu.
Dolayısıyla Yıldırım Medresesi, tek başına ortaya çıkan bir yapı değil, Osmanlı'nın eğitim kurumlarını sistemleştirme sürecinin bir parçasıdır.
Osmanlı medreseleri yalnızca imam veya din görevlisi yetiştiren kurumlar değildi.
Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, mantık, Arap dili ve belâgat gibi derslerin yanında dönemin eğitim anlayışına göre hesap, hendese, hey'et ve hikmet gibi alanlar da okutulabiliyordu. Eğitim dili büyük ölçüde Arapça metinlere dayanıyor, derslerin anlatımı ve tartışmaları ise Türkçe yürütülebiliyordu.
Medreselerden yetişen kişiler daha sonra kadı, müftü, müderris, kazasker ve devletin diğer ilmî-idarî görevlerinde görev alıyordu.
Bu açıdan Yıldırım Medresesi, Osmanlı devlet teşkilatının ihtiyaç duyduğu insan kaynağının yetiştirildiği kurumlardan biriydi.
Yıldırım Bayezid dönemi Osmanlı'nın hızlı genişlediği bir dönemdi. Anadolu'da Osmanlı hâkimiyetinin genişlemesi, Balkanlar'daki fetihler, İstanbul kuşatmaları ve Niğbolu zaferi aynı döneme denk gelir.
Böylesine hızlı büyüyen bir devletin yalnızca askerî güce değil, hukukî ve ilmî bir kurumsallaşmaya da ihtiyacı vardı.
Medrese bu ihtiyaca cevap veriyordu.
Bu yüzden Yıldırım Külliyesi'ni yalnızca ibadet yapılarından oluşan bir külliye olarak değerlendirmek doğru değildir. Külliye, erken Osmanlı devletinin şehirdeki sosyal düzenini kuran kurumlardan biri olarak tasarlanmıştı.
Bu nokta özellikle önemlidir.
Yıldırım Külliyesi, Bursa'nın doğusunda, yükselti hâkimiyeti bulunan bir bölgede kurulmuştur. TDV'ye göre külliye, eski adıyla Şüşterî Bahçesi olarak bilinen bölgede, Orhan Gazi'nin vakıf arazisi üzerinde 1391-1395 yılları arasında inşa edildi. Bölge daha sonra külliyeden dolayı Yıldırım adıyla anılmaya başladı.
Bursa'nın doğu tarafına doğru yapılan bu büyük yatırım, şehrin gelişim yönünü de etkiledi.
Bursa Turizm Portalı, külliyenin kentin doğu sınırını belirlediğini ve medrese ile darüşşifanın burayı önemli bir eğitim ve sağlık merkezi haline getirdiğini belirtmektedir. Ayrıca külliye yapılmadan önce bölgeye su getirilmesinin çevredeki yerleşimi artırdığı ifade edilmektedir.
Dolayısıyla burada bir şehircilik projesi de vardır.
Yıldırım Külliyesi'nin kurulmasıyla:
cami → eğitim → sağlık → aşevi → konaklama → hamam → vakıf ekonomisi
aynı bölgede bir araya getirilmiştir.
Bu, erken Osmanlı külliye anlayışının en açık örneklerinden biridir.
Yıldırım Medresesi'nin banisi Sultan I. Bayezid, yani Yıldırım Bayezid'dir.
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Kültür Portalı medresenin yapım tarihini 1399, banisini ise Yıldırım Bayezid olarak vermektedir.
Burada tarih konusunda küçük fakat önemli bir ayrıntı vardır.
Yıldırım Külliyesi'nin genel inşa süreci TDV tarafından 1391-1395 olarak verilirken, medrese için Kültür Portalı 1399 tarihini vermektedir.
Bu nedenle akademik bir metinde en güvenli ifade şudur:
Yıldırım Külliyesi 1390'ların ilk yarısında şekillenmiş, medrese ise kaynaklarda 1399 tarihli olarak kaydedilmiştir.
Bu şekilde iki farklı tarih birbirine karıştırılmamış olur.
Medrese, erken Osmanlı medrese mimarisinin gelişimi açısından oldukça önemlidir.
Yapı:
üzerine kurulmuştur.
Kültür Portalı'nın ayrıntılı envanterine göre giriş bölümünün iki yanında dört müderris odası, yan revaklarda ise iki tarafta sekizer olmak üzere öğrenci hücreleri bulunmaktadır. Odaların içinde ocaklar ve nişler vardır. Büyük dershane ise kubbeli bir eyvan biçimindedir.
Böylece yapı sadece ders yapılan bir yer değil, aynı zamanda öğrencilerin yaşadığı ve uzun süre kaldığı bir eğitim kurumuydu.
Bugün ayakta kalan yapı yaklaşık olarak 20 öğrenci odası ve bir dershane ile tanımlanmaktadır.
Yıldırım Medresesi hakkında sık kullanılan ifadelerden biri, onun “önü kapalı ilk Osmanlı medresesi” olduğudur.
Burada terminolojiye dikkat etmek gerekir.
Yıldırım Medresesi, Anadolu Selçuklu ve erken Osmanlı açık avlulu medrese geleneğini tamamen terk etmez. Ancak giriş tarafındaki düzeni ve avlu kompozisyonu bakımından daha önceki örneklerden ayrılan bir tasarıma sahiptir.
TDV'nin medrese mimarisi maddesinde Yıldırım Medresesi 801/1399 tarihli olarak verilir ve Bursa'daki Yıldırım, Yeşil ve Muradiye medreselerinin daha sonra klasik Osmanlı medrese mimarisinde yaygınlaşacak revaklı avlu düzeninin önemli erken örnekleri olduğu belirtilir.
Dolayısıyla Yıldırım Medresesi'ni, klasik Osmanlı medrese mimarisinin oluşum aşamasındaki kritik yapılardan biri olarak değerlendirmek daha isabetlidir.
Burada tarih araştırmalarında önemli bir problem ortaya çıkıyor.
Yıldırım Medresesi'nin bütün müderrislerini XIV. yüzyıldan XIX. yüzyıla kadar eksiksiz biçimde gösteren tek bir liste bugün elimizde değildir. Müderris isimleri farklı biyografik eserlerde, ilmiye kayıtlarında, ruznamçelerde ve Bursa tarih kaynaklarında parça parça karşımıza çıkar.
Bu nedenle aşağıdaki listeyi “kesin olarak tespit edilebilen veya güçlü kaynaklarla ilişkilendirilen isimler” olarak değerlendirmek gerekir.
Yıldırım Medresesi'nin en önemli müderrislerinden biri hiç şüphesiz Molla Gürânî'dir.
TDV İslâm Ansiklopedisi, Molla Gürânî'nin Anadolu'ya geldikten sonra Molla Yegân aracılığıyla II. Murad'la görüştüğünü ve önce Bursa'daki Kaplıca Medresesi'ne, ardından Yıldırım Medresesi'ne müderris tayin edildiğini açık biçimde kaydeder.
Bu görevin onun hayatındaki önemi büyüktür.
Molla Gürânî daha sonra 1443'te Manisa'da bulunan Şehzade Mehmed'in, yani geleceğin Fatih Sultan Mehmed'in hocası oldu. Daha sonra kazaskerlik ve İstanbul müftülüğü gibi çok yüksek ilmî makamlara yükseldi.
Bu durum Yıldırım Medresesi'nin nasıl bir hoca kadrosuna sahip olduğunu göstermesi bakımından çok değerlidir.
Kanûnî Sultan Süleyman döneminin âlimlerinden İmamzade Mehmed Efendi de Yıldırım Han Medresesi'nde görev yapan isimlerden biridir.
Kaynaklarda onun Kütahya'da müderrislik yaptıktan sonra İnegöl'e, ardından Yıldırım Han Medresesi'ne tayin edildiği belirtilmektedir.
Daha sonra Gebze, Üç Şerefeli, Mihrimah Sultan, Sahn-ı Seman ve Yavuz Sultan Selim medreselerinde görev yapmıştır.
İmamzade'nin 940/1533 yılında Yıldırım Medresesi'nde müderris olduğu da aynı biyografik gelenekte açık biçimde aktarılır.
Bu kayıt, medresenin XVI. yüzyılda da aktif ve itibarlı bir kurum olduğunu göstermektedir.
XVI. yüzyılın önemli Hanefî fakihlerinden Mimarzade Mustafa Efendi de Bursa'daki Yıldırım Bayezid Medresesi'nde müderrislik yaptı.
Kaynakta onun Bursa'daki çeşitli medreselerde görev yaptıktan sonra Yıldırım Bayezid Medresesi'ne müderris tayin edildiği, ardından Trabzon Sultaniyesi, Haseki, Sahn-ı Seman ve Süleymaniye gibi daha yüksek dereceli kurumlara geçtiği belirtilmektedir.
Bu kariyer çizgisi bize medrese sisteminin önemli bir özelliğini gösteriyor:
Yıldırım Medresesi, ulemâ kariyerinin bir basamağıydı.
Burada görev yapan bir âlim daha sonra İstanbul'un yüksek dereceli medreselerine ve kadılık makamlarına yükselebiliyordu.
XVII. yüzyıla geldiğimizde Baldırzâde Mehmed Efendi karşımıza çıkar.
Baldırzâde, Bursa'nın ilim ve kültür tarihi açısından ayrıca çok önemli bir isimdir. Çünkü Bursa'da yaşayan âlim, şeyh ve şairlerin biyografilerini içeren Ravza-i Evliyâ adlı eserin müellifidir.
TDV'ye göre 1601-1634 yılları arasında çeşitli medreselerde görev yapan Baldırzâde, bu süreçte Bursa Yıldırım Bayezid Medresesi'nde de müderrislik yapmıştır. Emekli olduktan sonra dahi Bursa Yıldırım Han Medresesi'nde ders vermeye devam etmiştir.
Bu ayrıntı çok önemlidir.
Çünkü Yıldırım Medresesi'nin XVII. yüzyılda da yalnızca adı kalan eski bir yapı olmadığını, ilmî faaliyetlerini sürdürdüğünü gösterir.
Yıldırım Medresesi'ndeki müderrislik silsilesi burada bitmez.
Osmanlı ilmiye sistemi içerisinde müderrisler medrese derecelerine göre bir kurumdan diğerine atanıyorlardı. Yıldırım Medresesi'nde görev yapan bazı isimlerin daha sonra İstanbul, Bursa, Edirne ve diğer merkezlerdeki medreselere geçtiği görülür.
Bu nedenle bugün ulaşılabilen kaynaklar üzerinden “Yıldırım Medresesi'nin bütün müderrisleri şunlardır” şeklinde kesin bir liste vermek tarihçilik açısından doğru olmaz.
Özellikle Bursa kadı sicilleri, Anadolu kazasker ruznamçeleri, ilmiye biyografileri ve Bursa Kütüğü birlikte incelendiğinde çok daha uzun bir isim listesi oluşturulabilir.
Nitekim akademik çalışmalarda Bursa medreselerinin müderris tayinleri kazasker ruznamçeleri üzerinden ayrıca incelenmiştir.
Burada ikinci önemli medreseyi ayrıca ele almak gerekiyor.
Bugün “Yıldırım Medresesi” denildiğinde çoğu zaman Yıldırım Külliyesi'nin büyük medresesi anlaşılır. Ancak Yıldırım semtindeki Molla Yegan Medresesi de aynı dönemin eğitim dünyasının önemli kurumlarından biridir.
Bu medrese, Yıldırım Bayezid döneminin emirlerinden Kara Eyne Bey tarafından XIV. yüzyılın sonunda yaptırılmıştır.
Uzun süre Molla Yegan'ın adıyla anılmasının sebebi ise onun burada uzun süre ders vermesidir.
Yıldırım Belediyesi'nin aktardığı mahkeme sicili bilgileri özellikle önemlidir: Medresenin yaptıranı Kara Eyne Bey'dir; fakat daha sonra harap olmaya yüz tutan yapıya sahip çıkan ve burada ders veren Molla Yegan, yapının ikinci banisi gibi görülmüş ve medrese onun adıyla anılmıştır.
Molla Yegan, XV. yüzyıl Osmanlı ilim hayatının önemli isimlerinden biridir.
Molla Fenârî'nin öğrencilerinden olan Yegan, Bursa'da çeşitli medreselerde ders verdi ve özellikle kendi adıyla anılan medresede uzun süre müderrislik yaptı.
Daha da önemlisi, onun yetiştirdiği öğrenciler arasında Hızır Bey ve başka önemli Osmanlı âlimleri bulunuyordu.
Molla Yegan'ın eğitim hayatındaki en dikkat çekici bağlantılardan biri ise Molla Gürânî ile ilişkisidir.
Molla Gürânî Anadolu'ya geldiğinde Molla Yegan'la tanışmış ve onun aracılığıyla II. Murad'ın çevresine girmiştir. Daha sonra Gürânî'nin Bursa'daki Yıldırım Medresesi'ne atanması, bu ilmî çevrenin nasıl birbirine bağlandığını göstermektedir.
Burada çok önemli bir ilmî zincir ortaya çıkar:
Molla Fenârî → Molla Yegan → Molla Gürânî → Şehzade Mehmed
Molla Gürânî'nin Yıldırım Medresesi'nde görev yaptıktan sonra Şehzade Mehmed'in hocası olması, Yıldırım Medresesi'nin Osmanlı'nın en önemli eğitim zincirlerinden biriyle bağlantısını gösterir.
Bu açıdan Yıldırım Medresesi'nin tarihini yalnızca binanın tarihi olarak okumak büyük bir eksiklik olur.
Asıl önemli olan, burada oluşan hoca-talebe silsilesidir.
Osmanlı medrese sisteminde öğrencinin hangi binada okuduğundan çok, hangi hocadan ders aldığı önem taşıyordu. TDV de Osmanlı eğitim sisteminde müderrisin ve hoca silsilesinin belirleyici rolüne özellikle dikkat çekmektedir.
Sorunuzun en önemli noktalarından biri bu.
Burada kesin konuşmak gerekir: İbnü'l-Cezerî'nin Bursa'da ders verdiği kesin; fakat Yıldırım Medresesi'nin resmî müderrisi olduğuna dair sağlam bir kayıt bulunmamaktadır.
Bu ikisini birbirinden ayırmak gerekir.
İbnü'l-Cezerî 1396 yılında Bursa'ya geldi.
Yıldırım Bayezid kendisine büyük ilgi gösterdi, yüksek miktarda maaş bağladı ve Bursa'da talebe yetiştirmesini sağladı. TDV'nin İbnü'l-Cezerî maddesi bunu açıkça belirtmektedir.
Dolayısıyla:
İbnü'l-Cezerî Bursa'da eğitmenlik yaptı mı? Evet.
Yıldırım Bayezid'in himayesinde öğrenci yetiştirdi mi? Evet.
Şehzade Mehmed, Mustafa ve Musa onun öğrencileri arasında mıydı? Evet.
Yıldırım Medresesi'nin resmî müderrisi miydi? Bunu doğrulayan güvenilir bir kayıt şu an için yok.
Bu son ayrım özellikle önemlidir.
İbnü'l-Cezerî, İslâm dünyasının en büyük kıraat âlimlerinden biriydi.
Bursa'da özellikle kıraat-i aşere, yani Kur'an'ın on kıraat geleneği üzerine dersler verdi.
Bursa'daki ikameti sırasında en-Neşr fi'l-kırâ'âti'l-aşr adlı büyük eserini kaleme aldı. Eseri 799/1396-1397 yıllarında Bursa'da tamamlandı.
Ayrıca Tayyibetü'n-Neşr adlı manzumesini oluşturdu ve öğrencilerinin bunu ezberleyerek kendisinden kıraat okudukları kaydedilmektedir.
Bursa böylece yalnızca Osmanlı'nın değil, İslâm dünyasının önemli kıraat merkezlerinden biri haline geldi.
İbnü'l-Cezerî'nin Bursa'daki faaliyetinin devlet açısından önemini gösteren en güçlü kanıtlardan biri budur.
Kaynaklara göre Yıldırım Bayezid'in oğulları Mehmed, Mustafa ve Musa Çelebiler, İbnü'l-Cezerî'nin öğrencileri arasındaydı.
Bu, İbnü'l-Cezerî'nin sıradan bir medrese hocası olarak değerlendirilmemesi gerektiğini gösterir.
Sultan, yabancı diyarlardan gelen büyük bir âlimi Bursa'ya getiriyor, ona yüksek maaş bağlıyor ve kendi oğullarını onun derslerine gönderiyordu.
Bu olay, Yıldırım Bayezid döneminde ilim adamlarına verilen devlet himayesinin çok açık bir örneğidir.
Bunun birkaç nedeni var.
Birincisi, zaman bakımından yakınlık.
İbnü'l-Cezerî Bursa'ya 1396'da geldi. Yıldırım Medresesi ise kaynaklarda 1399 tarihli olarak kaydediliyor.
İkincisi, ikisinin de doğrudan Yıldırım Bayezid'in ilmî himayesi altında olmasıdır.
Üçüncüsü, Yıldırım Külliyesi'nin eğitim fonksiyonuyla İbnü'l-Cezerî'nin Bursa'daki öğretim faaliyetinin aynı dönemin ilmî ortamına ait olmasıdır.
Ancak bunlardan hareketle:
“İbnü'l-Cezerî Yıldırım Medresesi'nin müderrisiydi.”
demek mevcut kaynakların izin verdiğinden daha ileri bir iddia olur.
Daha doğru cümle:
“İbnü'l-Cezerî, Yıldırım Bayezid'in davetiyle Bursa'da bulunmuş, burada maaş karşılığında talebe yetiştirmiş ve kıraat dersleri vermiştir; ancak onun Yıldırım Medresesi'ne resmen müderris tayin edildiğini gösteren kesin bir kayıt bulunmamaktadır.”
İbnü'l-Cezerî'nin Bursa'daki varlığı sadece birkaç yıl süren bir hoca faaliyetinden ibaret değildir.
Bursa'da yazdığı en-Neşr, kıraat ilminin sonraki yüzyıllardaki temel eserlerinden biri haline geldi.
Dolayısıyla Bursa:
Yıldırım Bayezid → İbnü'l-Cezerî → kıraat öğrencileri → yazılı eser → Osmanlı kıraat geleneği
şeklinde bir ilmî aktarım zincirinin merkezlerinden biri haline geldi.
Bu bakımdan Bursa'nın erken Osmanlı ilim tarihinde Yıldırım döneminin ağırlığı, yalnızca inşa edilen medreselerin sayısıyla değil, şehirde toplanan âlimlerin niteliğiyle ölçülmelidir.
1402 Ankara Savaşı, Yıldırım Bayezid döneminin siyasi ve kültürel düzenini büyük ölçüde sarstı.
Timur'un Bursa'ya kadar uzanan hâkimiyeti ve ardından başlayan Fetret Devri, Osmanlı'nın kurumsal yapısında ciddi bir kırılma meydana getirdi.
Ancak Bursa'nın ilim merkezi olma özelliği tamamen ortadan kalkmadı.
Nitekim daha sonraki dönemde Molla Yegan, Molla Gürânî ve başka âlimlerin Bursa'da faaliyet göstermesi, şehrin ilmî geleneğinin devam ettiğini gösterir.
Osmanlı eğitim tarihi açısından Bursa'nın önemi, Edirne'nin ve daha sonra İstanbul'un yükselmesiyle tamamen kaybolmadı. Bursa, özellikle ulema yetiştiren ve ilmî gelenekleri taşıyan bir merkez olmayı sürdürdü.
XVI. yüzyıl, Osmanlı medrese sisteminin daha kurumsal bir hiyerarşiye kavuştuğu dönemdir.
Bu dönemde medreseler, müderrislere verilen günlük ücretler ve eğitim seviyelerine göre çeşitli derecelere ayrılmıştı.
Yıldırım Medresesi de bu sistemin içerisinde yer alıyordu.
İmamzade Mehmed Efendi'nin 1530'lu yıllarda burada müderrislik yapması ve ardından İstanbul'un daha yüksek dereceli medreselerine geçmesi bunun açık bir göstergesidir.
Mimarzade Mustafa Efendi'nin de benzer şekilde Yıldırım Medresesi'nden Trabzon ve İstanbul'daki daha yüksek seviyeli kurumlara ilerlemesi, medresenin ulema kariyerindeki konumunu göstermektedir.
Baldırzâde Mehmed Efendi'nin kariyeri, Yıldırım Medresesi'nin XVII. yüzyıldaki durumunu anlamak için özellikle değerlidir.
1601-1634 arasında burada görev yapan Baldırzâde'nin daha sonra emekli olmasına rağmen yeniden Yıldırım Han Medresesi'nde ders vermesi, kurumun Bursa'daki ilmî hayat içerisindeki devamlılığını gösterir.
Üstelik Baldırzâde'nin Bursa'nın âlimlerini anlatan Ravza-i Evliyâ adlı eseri sayesinde Bursa'nın ilmî çevresine dair önemli bilgiler günümüze ulaşmıştır.
Bu bakımdan Yıldırım Medresesi yalnızca öğrenci yetiştiren bir kurum değil, Bursa'daki ulema ağının devamlılığını sağlayan kurumlardan biri olmuştur.
Burada “şu tarihte kapandı” şeklinde tek bir tarih vermek doğru olmaz.
Osmanlı medrese sistemi XIX. yüzyılda modern eğitim kurumlarıyla rekabet etmeye başladı. Tanzimat'tan sonra yeni okul türlerinin ortaya çıkması, medreselerin eğitim sistemindeki ağırlığını giderek azalttı.
1924'te Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreselerin kapatılması, Osmanlı medrese sisteminin hukuken sona ermesini getirdi.
Yıldırım Medresesi de bundan sonra asli eğitim fonksiyonunu kaybetti.
Yapı daha sonraki yıllarda çeşitli amaçlarla kullanıldı ve 1948'de onarıldı. Kültür Portalı bugün yapının resmî kurum/dispanser olarak kullanıldığını belirtmektedir.
Bu sistem, Osmanlı'nın klasik vakıf-külliye modelinin erken ve gelişmiş örneklerinden biridir.
Külliye kendi gelirleriyle ayakta duruyor, medrese öğrencileri ve müderrisleri destekleniyor, cami ve diğer yapılar finanse ediliyordu.
Dolayısıyla medreseyi tek başına ele almak yerine onu vakıf ekonomisinin bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.
Yıldırım Medresesi'nin tarihsel rolünü birkaç cümlede özetlemek gerekirse:
Birincisi, Osmanlı'nın kuruluş döneminde Bursa'nın ilim merkezi kimliğinin güçlenmesine katkıda bulundu.
İkincisi, devletin ihtiyaç duyduğu ulema ve hukukçuların yetişmesine hizmet etti.
Üçüncüsü, Molla Gürânî gibi daha sonra Osmanlı ilmiye teşkilatının zirvesine çıkan isimlerin kariyerinde rol oynadı.
Dördüncüsü, XVI. ve XVII. yüzyıllarda da aktifliğini sürdürerek Bursa'nın ilmî geleneğinin devamını sağladı.
Beşincisi, Yıldırım Bayezid döneminde devletin siyasî gücü ile ilmî otoriteyi aynı şehirde buluşturan kurumlardan biri oldu.
Altıncısı, Yıldırım Külliyesi'nin şehirleşme işlevi sayesinde Bursa'nın doğuya doğru büyümesinin de önemli unsurlarından biri haline geldi.
Yıldırım Medresesi'ni yalnızca “1399 yılında yapılmış eski bir Osmanlı medresesi” olarak görmek, onun tarihî önemini ciddi biçimde küçültür.
Bu yapı, Osmanlı'nın beylikten devlete geçiş döneminin eğitim kurumlarından biridir.
Yıldırım Bayezid'in askerî ve siyasî başarılarıyla aynı dönemde Bursa'da medrese, darüşşifa, imaret ve camiden oluşan büyük bir külliye kurması tesadüf değildir. Devlet büyürken onun hukukunu, dinî hayatını, bürokrasisini ve ilmî geleneğini taşıyacak kadroların da yetiştirilmesi gerekiyordu.
Yıldırım Medresesi bu sistemin bir parçasıydı.
Burada Molla Gürânî gibi daha sonra Fatih Sultan Mehmed'in hocası olacak âlimler ders verdi. XVI. yüzyılda İmamzade Mehmed Efendi ve Mimarzade Mustafa Efendi gibi isimler burada müderrislik yaptı. XVII. yüzyılda Baldırzâde Mehmed Efendi gibi hem müderris hem tarihçi olan bir isim burada ders verdi.
Ve belki de en ilginç bağlantı şudur:
İbnü'l-Cezerî'nin Bursa'da bulunduğu sırada Yıldırım Bayezid tarafından himaye edilmesi, maaşa bağlanması ve talebe yetiştirmesinin sağlanması, Bursa'nın yalnızca yerel bir Osmanlı eğitim merkezi olmadığını gösterir. İbnü'l-Cezerî burada kıraat-i aşere öğretti, kendi büyük eserlerinden en-Neşr'i Bursa'da kaleme aldı ve Yıldırım Bayezid'in oğulları Mehmed, Mustafa ve Musa'ya ders verdi.
Fakat tarihçilik açısından şu cümleyi özellikle korumak gerekir:
İbnü'l-Cezerî'nin Bursa'da Yıldırım Bayezid himayesinde ders verdiği kesin olmakla birlikte, onun Yıldırım Medresesi'ne resmî müderris olarak tayin edildiğini gösteren güvenilir bir kayıt bulunmamaktadır.
Bu ayrım yapılmadığında, Bursa'nın son derece zengin ilmî tarihi yanlış biçimde tek bir medreseye bağlanmış olur.
Kaynak ve arşiv notu
Bu çalışma hazırlanırken özellikle TDV İslâm Ansiklopedisi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Portalı, Bursa UNESCO Alan Başkanlığı, Bursa'nın resmî tarih/kültür kaynakları, Archnet, Diyanet kaynakları, Belleten'deki ilmiye tayinleri çalışmaları ve Bursa tarihi literatüründe atıf yapılan Bursa Kütüğü, Ravza-i Evliyâ, Osmanlı medreseleri ve kazasker ruznamçeleri karşılaştırıldı. TDV'nin Yıldırım Külliyesi maddesi ayrıca Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki çeşitli belge ve dosya numaralarını ve Mustafa Asım Yediyıldız'ın “Başlangıçtan Günümüze Yıldırım Külliyesi ve Ulucami” başlıklı doktora çalışmasını bibliyografyasına dahil etmektedir.
Yorumlar